11 Ocak 2018 Perşembe

Hayat bu, gelir, başedersin, geçer.

Bence; her birimiz biriciğiz. Her gün başka bir gün ve yaşayan başka bir ben. Hiçbir yarış belki de eşit ve gerekli değil. Kendimizle yarışmak bile bazen...Her performans günü dış etkinler farklı, içimde olanlar farklı, bedenimde olanlar farklı... Kendimi hangi güne göre yenebilirim? Hangi günüme göre kendimi eşitleyebilirim ki? Her hatam benim yüzümden mi?  Bugün nasıl hissettiğim, çevremde olanlar, karşımdaki kişinin mutluluğu, sahne içindeki her şey, her şeyi değiştirebilir. Bu sebeple ne hiçbir hata sadece benim, ne hiçbir başarı... Bu sebeple belki kendimle, yani her gün başka olan bir benle yarışamam ama sınırlarımı aşabilme tekniklerimi geliştirebilirim. Kaosla mücadele etme skillerimi geliştirebilirim ve bana gelen düğümle gole çevirmek üzere başa çıkabilmeyi geliştirebilirim ancak. Çünkü hayat bu. Gelir, baş edersin, geçer.

Read More

24 Aralık 2017 Pazar

Dudi’den öğreneceklerimiz var

Dudi, koltuğun tepesinde baş ucumda, ben sıcak su torbamla koltukta hasta yatarken, durup birden Dudi’ye olan sevgimin bana öğrettiklerini düşünmeye başladım. Hayvan sevgisini insanlara olan sevgiden ayrı değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Ama Dudi, artık 6 aylık olduğu için tabiyatıyla yüksek yerlere sıçrama becerisini kazandı. Dolayısıyla bugün de yaptığı gibi mutfak tezgahına da zıplama yaramazlığını da yapıyor. Kedili evler sanırım zaten bu kaçınılmaz davranışı doğal karşılıyorlar. Fakat bizim adı gibi deli olan önceki kedimiz Loco mutfağından kapısından bakıp hiç içeri girmemeyi öğrenmişti. Ama bu bir istisna kediler istediklerini yapan karakterdedirler. 

Bizim Dudi’miz de doğasının gerektirdiği gibi yapabilme yetisini kazandığı günden beri önce koltuğa çıkabilmeye başladı, masaya, en son mutfak tezgahına, pencerenin kenarına derken  zor yakaladım aşağı bakarken, kalbim dört nala koşmuş gibiydi. Ayakkabılar arkadaş severmişcesine sevgiyle ve yakınlıkla yer alıyor Dudi’nin hayatında. Ayakkabı dolabında o da bir ayakkabıymışçasına yerini alıyor. Bağcıklar, sarkan her ip, sarkan her püskül oyuncak. Kablolar dişlemelik şeyler. Kulaklığımın, elektronik aletlerimin kablolarını diş izleri bırakarak koparmış. Artık saklamaya çalışıyoruz. Bunlar dışında çok uslu. Dünyanın en tatlı kedisi. En tatlı ve masum isteğini yerim onun; ödül mamasının ambalajını ısırmış ısırmış, full diş izlerini bırakarak açmaya çalışmış, ama çabalarına rağmen sonuca ulaşıp yiyememiş. Ya gel de gülme, gel de yeme bu bebişi... Dayanamamış, çok yemek istemiş ödülü. Görünce verdim grr-layarak mutlu mutlu yedi tabii. Sadede geliyorum. Ben nasıl kızayım bu kediye? Nasıl? Doğasında var tırmanmak, akrobat olmak, her şeyi merak etmek, sallanan her şeyi potansiyel oyuncak sanmak, kuşları görünce heyecandan sesler çıkarmak dışarı çıkmak istemek, ne yediğimi merak etmek, koklamak istemek... Ben, o bunları yaparken insanlara ters bir şey yaptığının farkında bile olmadığı bir şey için nasıl kızayım? Hayır diye kızarsam, istemediğim şeyleri öğrenir tabi elbette ama o bir kedi. Ben insanım. Bunu unutmamalı. 

Ve herkes için geçerli; yanlış yaptığını bilemiyorsa ona kızarken biraz daha düşünmeli. 

Sevdiğimiz insanlara da bazen sevdiğimiz için daha çok kızıyoruz; önemsiyoruz çünkü. Ama hataya, istenmeyen davranışlara kızmamayı, anlamayı denemeliyiz. İşte Dudi’mi anlıyorum. 

Kucağımda durmak istemediğinde, bırakıyorum. Asla zorla sevmiyorum, yani zorla kucağımda tutsak etmiyorum. Onu bir kedi gibi değil, hassas bir insan gibi seviyorum aslında.  

Özgürlüğünü kısıtlamaya hakkım olduğunu düşünmüyorum. Ne zaman isterse yanıma gelir, ne zaman isterse gider, sever, sevdirir... 

Kedim benim çağrışımlarla ilişkileri sorgulamama neden olmuyor değil. Lakin, dostlar, kediniz olsun, yorucu ilişkiler olmasa da olur. 


Sezen Aksu’nun dediği gibi

“Bir kedim bile yok anlıyor musun?” demeyin

Bir kedi arkadaş edinin. Ve ona çok iyi bakın. 

Read More

26 Ekim 2017 Perşembe

Kalabalıktaki yalnızlara...

Sevgilisinden ayrılan bir arkadaşınızı illa o zaten şöyleydi böyleydi diye yerip, arkadaşınızı yüceltmeniz mi gerekir? 

Kimse kimsenin ayakkabısında değil aslen. Ve hiç kimse ya da hiçbir şey mükemmel değil. Sadece kusursuz sevebilene sevdiği kusursuzdur. 

Ego boost için koltuğunuzu yükseltin. Bir Hintli’nin sırtına ayağıyla basıp deveye çıkan bir hıyardan farkınız olsun. 


Bir insana olan bağımlılığı yok etmek için, o insanı gözünde küçültmek, yersizce kendi çapında aşağılamak mı gerekiyor? 

Yoksa kendine dönmek ve tek başına bir bütün olduğunu kendine kanıtlamak mı? Neden yarım hissettiğini sorgulamaktır doğrusu. Kimse yarım değil. Kimse kimseyi tamamlamıyor. Herkes ayrı bir dünya. Herkes ayrı bir özel parça. Tüm evrende bütün bir nokta. Güzel bir parça olmaya bakın. Ve bu noktalar birbirine aslında bağlı. Başka noktalar da bizim varlığımızı etkiliyor. Bizim titreşimimizi etkiliyor. Hepberaber bir bütün daha yaratıyoruz. Her birimizin nefesi aslında bir. Ve aslında hepimiz düzene ve sisteme uyan ve uymayan renklerimiz ve kalitelerimizle birer ayrı birey, birer ayrı insanız. 


Bir girl-band üyesi olmuş olmamın bana düşündürdüklerini görülebilir kılmak isterim; herkes birer farklı parmak, bir elin 5 parmağı gibi. Herkesin kendi özellikleri var. Herkesin farklı bir boyu, kavrama yetisi... ve aslında her biri tek başına bir parmak. Ve her parmak işini çok iyi yaptığında, ancak bir araya geldiklerinde iyi bir piyanist eli olabilirler. Her parmak önce kendisi bireysel ve bağımsız olarak iyi bir mucize olmalı. Ve sonra bütün olarak bir mucize olmalılar. Ekip işi olan her şeyde bu böyle. Kimse kimseyi tamamlamıyor aslında. Evet birbirimizin yardımıyla mucizeyi başka yerlere taşıyabiliyoruz, başka bir elle birleşince alkışlayabiyor, tempo tutabiliyoruz. Ama herkes önce bir bütün olmanın güvenini bulmalı. Ben! Burdayım. Ben burada var oluyorum. Şimdide. Burada. Ayaklarımın üstünde. Ben bir bireyim diyebilmeli. 



Kimseyle de collaboration yapma zorunluluğunuz yok. Siz yapmasanız da, yine de büyük resimde onlar varlığınızın yanında titreşecekler. Ama kimse en yakınınızda, alkış tutmak için sizinle yan yana olmak zorunda değil. Siz seçimlerinizi yapmalısınız. Önce kendinizle ilgilenmeli, kendi bütünlüğünüzün tınısını yakalamalısınız. Bu anlattıklarım bir müzik grubundan yola çıkarak düşündüklerim değil aslında. Ama her şey bir müzik grubundaki gibi işliyor diyebilirim. 

Bu genele uyan bir şablon. Gözlük gibi takıp bu pencereden bakarak yaşamadıkça, hayat yarım, siz yarım, ortaya çıkan resim yarım, ressam yarım... O yüzden önce kendinizle ilgilenin. Kendinize dönün. Bir de güneşe... Siz güneşe dönerken, kendi ayaklarında duran yanınızdaki tüm ay çiçekleri de sizle uyum içinde olacaklar. 


Bana soruyorlar grup müziği mi, solo olmak mı? Ben zaten hep hem soloyum, hem de grubun parçasıyım. Bu hiç değişmedi buradan bakarsak. Şimdi de grupta müzisyen arkadaşlarımızla bir parça ortaya çıkarıyoruz. Ekibimiz arkamızda... Ne zaman solo olabilirim? Ben hep solo olarak bir grubun içinde var oluyorum. Ben hep solo olarak ve evrenin bir parçası olarak var oluyorum. Hem aslında yalnızım hem de yalnız değilim. Hepimiz öyle... Gerektiğinde yalnız, tek vokal kalabilmektir bütün olmak... 


Diyeceğim o ki; güneşin güzel ışığını aldığınız yöne dönün, toprağı köklerinizle kavrayarak... Ve kalabalıktaki yalnızlığınızın keyfini sürün... 

İnsan ancak o zaman var. Resimde o zaman renkleriniz parlak... 

Read More

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Sevgi anlaşmak değildir ama nedensiz sevilmez.

Hislerin nedenlerini araştırmak farkındalığa açılan bir kapıdır. Değişim, çoğu zaman farkındalık ve kabul ediş var olduğunda gerçekleşebilir. Sevgi anlaşmak değildir, evet katılıyorum. Sevdiğin biriyle anlaşamayabilirsin. Ama yine de seversin. Fakat nedensiz de sevilir kısmına inanmıyorum. Her şeyin bir nedeni hatta nedenleri olduğu gibi sevginin de nedenleri vardır. Sebep aramak değil, siz arasanız da aramasanız da nedenler vardır. İnsan " ben bu kişiyi neden seviyorum?" Ya da "ben bu eğlemi neden seviyorum?" diye kendine sorduğunda bunun cevabını bulamıyorsa orada büyük bir körlük, düğüm, şuursuzluk vardır. Kimi neden sevdiğinizi bilmiyorsanız o kişilerin değerini bilmenizi beklemem. Güneş var gece göremesek de… O yüzden sevgimizin nedenlerini bulamamak, olmadığı anlamına gelmez. İnsan ben bu kişiyi seviyorum çünkü diye başladığında binlerce madde sıralayabilir. Kimi zaman daha az… Aramak yeterli, hepsini bulmak mümkün de değil zaten ama mutlaka küçük, büyük doneler bulunacaktır. Sevmeyi sevmek bile sevginin nedenlerinden biridir. 

Papyonu neden sevdiğimi bilmiyorum dedi birisi,  bir nedeni yok dedi. Neden olmasın? Cevabı belki de şudur, kravattan daha sempatik geliyor. Herkesin taktığı bir şey değil, kendimi özel hissediyorum, şekli gözüme hoş görünüyor, bana hediyeyi hatırlatıyor, izlediğim sevdiğim bir filmdeki karakter takıyordu bana o hissi hatırlatıyor, daha modern duruyor, çünkü papyon takan birini beğenmiştim kendimi onunla özdeşleştirdim. Atıyorum. Alt kat tarafı bir papyon. Bir insan söz konusu olduğunda bu cevap daha da ilgi çekici hale gelmez mi? Aramamak korkmaktan olabilir mi? 



Kişinin sevdiğiniz özellikleri yanında önemsiz ve katlanılabilirliğe razı olduğunuz küçük noktaları da olabilir. Kimsenin mükemmel olamayacağı gibi, her şeyin ve kişinin de negatif ve pozitif tarafları olacağını göz önünde bulundurmak gerekir. Lakin, bizim o kişiye olan sevgimiz, küçük dikenlerini önemsiz kılar. Bunların farkında olmadığınız bir sevgi ne sizin kendinize yakındır ne de sevdiğinize... Sevmek güzeldir. Neden sevdiğini görebilmek daha da güzeldir. Kendini tanımaya çağırır. Nelerin nasıl hissettirdiğini, neyin sizin için mutluluk aracı olduğunu bilmek kadar aydınlık veren bir güzellik olabilir mi? Bazen sevgimizin nedeni ya da sevginin odağı yanlış ya da zarar verici olabilir. Bu durumda vazgeçmemiz gereken sevdalarımızı da bu yolla bırakabiliriz. Çünkü sevgi kendine acı çektirmekle ilgili değildir, acı çektiğiniz bir ilişkiye katlanmak değildir. Bu hastalıklı bir şeydir.

Nedenden sonuca gitmektense, doğal hislerin takibinden köke inmek gerekir. Bir sebebe tutunarak da insan sevemez mi? Yani elinde bir sebep tutup, ben bu insanı emek vererek seveyim diyerek, ya da hiç gerçekten sevmeye niyeti yokken çıkarlar doğrultusunda ilerlerken çıkarcı insanlar sevmiyor mu? 

Bu biraz yine düşündürdü beni, ama vardığım sonuç şu:  Ufacık bir sevgi, beğeni kırıntısı bile varsa ancak sevebilir, bu sevgiyi büyütebilirsin, farkında olmamak bile sevmediğin anlamına gelmez. 



Herkesin sevilecek yanları vardır. Sevgi her canlının ihtiyacı ve hakkıdır. Sevilecek güzellikleri görememenin nedenleri sevemeyenlerdedir. Ve evet hümanist, doğa canlısı olmak güzeldir. Bunun yanında herkesi sevememek de insanidir. Herkes sevilebilir, hak etmediğini düşündükleriniz bile sevgiye muhtaçtır. Fakat sevgiyi kazanmak, emek vermek, layik olmak da gerekir. Anlayabildiğimiz kişilere merhamet duyarız. Merhamet duyduğumuz kişileri istediğimiz gibi olmasalar da kabul edebilir, sevebiliriz. Çoğu zaman hayatımızda kalmazlar, çoğu zaman kabul etme aşaması yeterlidir sevemeyiz. Kimi zaman da takıntı haline gelir. Kimi zaman kabul etmek de istemeyiz ki bu da insanidir. Sevmeyi sevmek de bir nedendir. Ama neden o kişiyi sevmeyi sevmek sorusunu da buna bağlamakta fayda var.



Sevmeyi bilmek mühim olan. Ne yazık ki, gerçek ve doğru sevgi diye bir şey var. Her bireyin biricik olduğu gibi herkesin de sevgi tanımı farklı olabilir. Herkes sevgiyi tadını etkileyen yanındaki side dish’ler ile karıştırıp, jerm’leri ile dengesizce asılsızlaştırıp yanılabilir. Belki sevginin tezahürü herkes için farklı olabilir ama gerçek, doğru, sağlıklı, güvenli salt sevgi birdir. Sevgi hastalıklı bir şey değil. Sevgiyi hastalıklı hale getiren, travmalar, algı bozuklukları, düşünce bozuklukları, özdeğer eksikliği, özgüven eksikliği, kültürel faktörlerin baskıları vs kanımca. Her sokak kedisinin zorluklar yaşadığını bildiğimiz gibi herbir insanın da zorluklar yaşadığını, bunun insanlığın bir parçası olduğunu bilmek gerek. Hepimiz her şeye farklı anlamlar yüklüyor, farklı komutları farklı kodlar haline getiriyoruz, kalıplaşmış şablonlar öğrenmiş oluyoruz. Fakat düzgün, güvenli, sağlıklı düşünebildiğimiz, hissedebildiğimiz, algıladığımız bir dünyayı biz yaratabiliriz. Kendimizle ilgili kalmamız gerekir bunun için.  Neyi neden sevdiğinizi, ne hissettirdiğini, doğru olup olmadığını bildiğimiz ve doğru çizgide kaldığımız bir hayat diliyorum. 


Her şeyden önce kendinizi sevmekle başlayın, sevmek güvenlidir, sevmek güzeldir. Siz sağlıklı bakabildiğiniz sürece. 


Read More

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Gerçek bir kadın gibi, gerçek bir erkek gibi sevin

Hiç çok sevdiğiniz birini ne kadar özlediğinizi, onu gördüğünüz o ana dek farketmediğiniz oldu mu?... Çok gariptir. "Birisine ihtiyaç duymak, ya da salt özlemek bu farkla ayırt edilebilir mi acaba?" diye düşünmekten alamadım kendimi. Ya da bu geçici bir şuursuzluk mudur, farkındalık noksanlığı mıdır kimi zaman herkesin yaşadığı? En azından şurası kesin, o görüşme anı, gözlerin içlerinin güldüğü mutlu bir aydınlanma anı oluyor. Sevgi ve bağımlılık birbirinden ayrı duyumsanmalı esasında. İnsan güvenilir bulduğu kişiye, güvenini kazanan kişiye bağlanır ve bağlandıkça gün be gün daha çok sever. Bunu yapabilmek bile tek başına ne kadar güzeldir. Bunu yapamayan azımsanamayacak kadar çok kişi var. İnsanın sevgiye ihtiyaç duyması da, oldukça insani temel ihtiyaçlarımızdan biri gibi geliyor bana. Fakat kendi özsevgisinin doyumuna ulaşmaktan geri kalmadan, sevgi alabilme - sevgi içinde yaşama ihtiyacıdır söz konusu olması gereken. Fakat peki bağımlılık, kendimizden bir baskaşı yanımızda olmadan yaşayamayacak kadar kendini ihtiyaç içinde hissetmek, kimi zaman fazla acıtıcı olmuyor mu...? Bir durup düşünelim bu noktada. Kendimize bunu yapmamalıyız. Kendimize yetebilmeli, sevdiklerimizi kendi ayaklarımız üstündeyken sevmeli, onları da tüm gücümüzle rahatça taşıyabilmeli, onları avucumuzdan salabilmeli ve kanat çırparken güzel renklerini izleyip gururlanarak, uçuş aralarında  tekrar avucunuza tüm kalpleriyle konuşlarının paha biçilmez güzelliğini yaşamalıyız. Çünkü sevgili sevenler, hepimiz kendimize zaman ayırmaya, azıcık özlemeye, arkamı döndüğümde başkasına koşacak paniği yaşamak yerine, aidiyet duygusunun yanında, nefes aralarımıza pay bırakan gerçek sevenlerimiz olduğunu hissetmeye ve kendi alanımızda özgürce kendimizi dinlemeye, kendimizi gerçekleştirmeye ihtiyaç duyarız. Yalnız şu noktaya değinmek isterim; nefes almak bir başkasıyla sevginizi, ilişkinizi kirletmek değildir. O kaypaklaşmak; fırsatçılıkla karıştırmayalım. / Sevin. Çok sevin. Açıkça kalbinizi açın, şeffaf cümlelerinizi kurmaktan çekinmeyin, tüm cesaretinizle. Gerçek bir erkek gibi, adam gibi, aslanlar gibi sevin. (You gotta have balls to love like a real man.) Gerçek bir kadın gibi sevin.  Lovebuddy vb. yan sanayi özgüvensiz kılıflara girmeyin yani. Kartlar açık olduğundan dolayı güvenin, bu yüzden bağlanın. Ve bağlandıkça daha çok seveceksiniz. Kendinizi parçalara ayırarak birkaç kişiye bölünerek, kimseye konsantre olmadan, yani sığlarda gezerek, skor peşinde koşarak, aşkın, sevginin derinliğini, güzel dalgalarını tadamazsınız zaten. Bu da kendinize ve gücünüze güvenmediğiniz anlamına gelmektedir aslında. / Dediğim gibi işte; evet, bağlanın ama ne siz bağımlı olun, ne de sevdiğinizi prangalamaya kalkın. Çünkü gerçek sevgi mucizevi varoluşumuzu yaşamamıza izin vererek, birbirimizi birbirimiz olduğumuz için sevmektir. 💝 En büyük hediye varlığınızdır. Gerçek varlığınız. Tüm kalbinizi ortaya koymanız. Ve başka hiçbir sevgi taklidi size bu doyumu veremez. 


14/7/2017

Read More

25 Temmuz 2017 Salı

Her şeyden önce sadece bir insanım

Kendimize ne kadar adil davranıyoruz? Kendimizle ilgili yaptığımız acımasız özeleştiriler, hatalarımız konusundaki toleranssızlığımız, kendimizle ilgili olan inançlarımız gerçekle ne kadar bağdaşıyor? 

Kendimize gerçekten merhametle yaklaşabiliyor muyuz? Kendimize başkalarına gösterdiğimiz kadar anlayış gösterebiliyor muyuz ? İnsani davranışlarımızı derinden araştırıyor muyuz? Bazen neden hata yaptığımızı görüp, yanlış ya da doğru seçimlerimizin nedenlerinin derinliklerine inebiliyor muyuz? Aslında kendimize "sadece bir insan" olma hakkını tanıyor muyuz? Kendimize kendimiz olmak için hak verebiliyor muyuz? Belki de kendimiz hakkında kendi içimizde fazlasıyla yanılıyoruz. Belki de içerdeki muhakememiz ile dışarıya yansımış benliğimiz yani dış gözlerdeki aksimiz farklı. Belki dışarıdaki arkadaşlarımız da bizim onlara baktığımız gibi bize karşı daha anlayışlılar. Belki biz çivi gibiyken kendimize çekiç oluyoruz. Bir de varlığınıza bile dayanamayanlar vardır, inanın ki bir nedene gerek bile yok. O neden, başkalarının kendileriyle ilgilidir çünkü. Başkasının bizim için doğru ya da yanlış ne düşündüğü, bizim kim olduğumuzu değiştiremez ve bu düşünceler önemli de olmamalıdır. Gerçekten olmamalıdır. Türkiye'de yaşıyoruz ve kültürümüz gereği sanırım hepimiz başkaları ne der diye düşünmeden yaşayamıyoruz diyebiliriz. Başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü bu düşüncelerin objektif olup olmamasını, bize verdikleri değerin miktarını bu kadar fazlasıyla önemsemek yerine, kendimizle ilgili mükemmeliyetçiliğimizi törpülemeli, kendimize bakış açımızı objektifleştirmeli, kendimize kendimizi gerçekleştirmemiz için bir alan yaratmalıyız. Çelik düşünce kalıplarımızdan taşmalı, bir ağacın dalları gibi kendi yollarımızı bularak budaklanmalı ve seçimlerimizi doğru bir yaşam yolu üzerinde özgürleştirmeliyiz. Kendimize başkasının bakış açısından, objektif ve adil olmayan değer yargılarından bakmamalıyız. Bilinçaltımızda pislikler biriktirirken, onları iyi bir değişime davet etmek için yeterince farkındalığımız var mı? Biliyorum bu kolay da değil ama değişim farketmekle başlıyor. Değişim, içsel hislerin takibinde doğuyor. Bugün siz de kendinizle ilgili sert mizacınızı bir kenara bırakın, kendinize sadece bir insan olma hakkını verin. Her zaman mükemmel olamayacağınızı, belki her denemede kazanamayacağınızı, belki de her dans hareketini ilk defasında yapamayacağınızı, her şeyin elimizde olamayacağını, bazı şeylerin bize bağlı olduğu kadar şans faktörüne ve dış etkenlere de bağlı olduğunu, her şarkıyı benimsemeden söyleyemeyeceğinizi, bazı sabahlar uyanmak istememenizin doğal olabileceğini, herkes gibi spora bazen gitmek istememeye ve gerçekten bu sefer kendinizi zorlamamaya da hakkınız olduğunu, bazen diyetini zayıf bulunup bozan tek kişi olmadığınızı, aynaya her baktığınızda kendinizle barışık olamayacağınızı, bazen pasaklı görünmeye de izniniz olduğunu, makyajsız dışarı çıkabileceğinizi çünkü farklılığınızın asıl güzelliğiniz olduğunu, aslında her zaman optimistik dusunebilmenin imkansız ve biraz hayalci olduğunu, herkesin beğenmediği giysileri begenebileceğinizi, ya da modaya uymak zorunda olmadığınızı, herkesi sevemeyeceğinizi ve herkesi hümanist bir insan olarak sevmeye çalışmanın bir alışkanlık olmasının yoruculuğunun kabulünün aslında kendine herkesi sevmemeye de hak vermek olduğunu, öfkenin de geçebilen fakat varolduğunu farkedip varlığından her zaman kaçamadığınız bir his olduğunu, bazen insanların bazı negatif özelliklerini hazmedemeyip eleştirmeden duramamanızın da normal olabileceğini söyleyin. Evet.... Çünkü ben, sen, o, bizler, sizler ve onlar; hepimiz insanız. Çünkü hepimiz aslında teker teker emsalsiz olsak da bir bütünün parçaları olarak aynıyız. Bu bağlamda yaşayan tek bireyler değiliz. Sevgiyle kalın, ışığınızı evrenin en güzel enerjisiyle parlatın ve lütfen önce kendinize sonra çevrenize nazik ve merhametli olun. 

💕✌🏻😇 8.6.2017 04:35

#ImOnlyHumanAfterAll 

Read More

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Instagirl olmak ya da kendin olmak?

Dış görünüşümüzle ne kadar barışık olduğumuz aslında anlık psikolojimize, hormonlarımıza bağlı. Ben mesela dans ettikten, fitness ya da yoga'dan çıktıktan sonra ne giydiğimi, ne kadar özenli göründüğümü önemsemeksizin kendimle barışık olabiliyorum. Yüzümdeki, spor sayesinde oluşan, kan dolaşımının, başka bir deyişle chi enerjisinin verdiği, gizli yaşam güzelliği esasını sezebiliyorum. Cildim canlanıyor, yanaklarıma pembe bir tazelik, gözlerime (özellikle de nabzı yükselten bir antrenman yaptıysam) hayat geliyor. İnsan depresifken ne giyeceğini bile bilemez, giyip giyip çıkarır, hiçbir şeyi beğenmez. Hem buna önem verir, hem kendisine küser. Sporun sebep olduğu hormonal değişim güzelliğin en önemli şey olmadığını bana kanıtlarken, güzelliğin ne olduğunu, kılıflarımızın da ne kadar derinden önemli olup olmayacağını sorgulamama sebep oluyor. Güzellik görecelidir. Güzellik farklılıklarımızdadır. Bu yüzden herkesin aynı örnek burnu yaptırmak için bıçak altına yatmasına, aynı tipik kaşları, aynı abartı dudakları yaptırmasına, poposunu sürrealist bir hale çevirmesine, floating rips yani alt kaburgalarını ince bir bel uğruna aldırmasına ve kendinden uzaklaşmasına, marketteki en cazip dişi olmak için, dayatılan furyalara uymasına, güzel göründüğünü düşündüğü birilerine  benzemeye çalışmasına, bu kadar aşırı efor sarfetmesine gerek gerçekten var mı? Sizi seven kişiler sizi olduğunuz gibi sevebilirler, ya da ilişkinizin süresi makyajınızı çıkardığınız ana bakar. Kaybeden siz değilsiniz. 

Bunları neden yapıyor kadınlar? En çok seçeneğe sahip olup doğru erkeği seçebilmek için mi, sadece dikkat ve beğeni toplamak için mi? Fenomen bir instagirl  olmak için mi? Güzellik bu kadar önemli olmadığında, güzellikle her şeyi elde etmeye çalışmak da devredışı kalacak. Özdeğerinizi yükseltmek üzerine çalışın, üretin. Hormonlarınızı, psikolojinizi iyi tutmaya, spor yapıp, yoga yapıp yaşam enerjinizin, çakralarızın dengeli ve yüksek titreşmesine verin dikkatinizi, kendinizi, çabanızı. Unutmayın, siz siz olduğunuzda güzelsiniz. Özdeğer çok daha derinde, sığlardaki taşların ayağınıza takılmasına izin vermeyin. 💕😇✌🏻

Read More